.

.
.

1 Aralık 2016 Perşembe

KASIM OKUMALARI

Ne ara bitti Kasım anlamadık, yine arkasında bir yığın acı bırakarak. Yanımıza kâr kalan okunmuş kitaplar oldu. Bu yıl için belirlediğim sayıyı aştım, 120+5 kitapla. Yıl bitene kadar Allah kerim. Bu ayın kitaplarına gelirsek:


-Ayın ilk kitabı şiirdi, Ahmet Telli'nin son şiirlerini topladığı "Bakışın Senin". Ahmet Telli'nin şiirlerini çok severim ama sanki buradakiler adet yerini bulsun diye yazılmış gibi geldi, içimi titreten pek fazla dize olmadı açıkçası. 


-Hırvat yazar Ivana Bodrozic'in "Hiçbir Yer Oteli" Kitap Fuarı'ndaki Aylak Adam Yayınları standından bolca topladığım kitaplardan biriydi.  Savaş nedeniyle evinden, yurdundan ayrı kalan küçük bir Hırvat kız ve ailesinin sığındıkları tek odalı otelde yaşadıkları, büyüme süreci konu edilmiş. Bir Anna Frank'ın Hatıra Defteri değil tabii ki. Savaştan ziyade kızın büyüme sancıları var. Savaş, onun getirdiği acılar, kayıp aile bireyleri kendine ait olmayan bir yerde yaşamanın zorlukları arka planda işlenmiş. Anlatım dilini çok sevmedim, yazardan ya da tercümeden kaynaklı olabilir. Hasılı beklentimi karşılamadı.


-Hüsnü Arkan ciddi ciddi yazar oldu, bize de bir yandan şarkılarını dinleyip bir yandan kitaplarını okumak düştü. İtiraf edeyim bir-iki kitabını bitiremedim ama diğerlerinden memnun kaldım. "Gülhisarlı Terziler"de "Mino'nun Siyah Gülü"nden sonra ikinci sıraya oturdu. Kitabı sevdim, kahramanlarının çoğunu sevdim, o uyuşuk Ayhan'ı bile. Çocukluğumun yaz tatillerine mekan olan, bazı akrabalarımın yaşadığı, kahramanları gibi uyuşuk küçük Anadolu ilçelerini anımsattı bana. O uyuşukluk hem can sıkıntımı arttırır, hem de huzur verirdi. Sözün özü tavsiye ederim.


-Bir Aylak Adam kitabı daha. Macar edebiyatı sevgime ve stand görevlisinin tavsiyesine uyarak aldığım bir kitaptı Macar yazar Gyula Krudy'nin "Günebakan"ı. Bir daha kendim dışında kimsenin önerisine yüz vermeyeceğim. Diyalog azlığı, betimleme çokluğu, aşırı karakter tahlili, ne olduğunu anlamadığım olaylar ruhumu sıktı. Belki okumak için yanlış zamandı, belki tercüme yetersizdi bilemeyeceğim ama tavsiye isterseniz, "hayır" derim.

 
-"Hatırla Barbara Yağmur Yağıyordu"
Onur Caymaz'ın ilk deneme kitabı. Öykülerini ve tek romanı "Seni Hatırlatan Yıldızlar"ı çok sevdiğim bir yazar Onur Caymaz. Bir kısmını başka kaynaklarda okuduğum denemeleri de güzeldi.


-Ah Gabo, koyup gittin bizi, eski yazdıklarınla avunuyoruz işte. Marquez "Doğu Avrupa'da Yolculuk" adıyla basılan bu kitapta gazetecilik yaptığı 50'li yıllarda bir Doğu Avrupa gezisine çıkarıyor okurlarını. Her ne kadar güncelliğini yitirmiş olsa da demirperde ülkelerini Marquez'in kaleminden okumak ufuk açıcıydı. Tüm Marquez kitapları gibi pişman etmedi...


-Gündemden bunaldıkça polisiyeye sarıyorum. Yerli polisiyeleri ve yeni yazarlar keşfetmeyi seviyorum.  Lakin "Boruotu Cinayeti"ni sevmedim.


-Son zamanlardaki gözde yayınevlerimden biri Alef Yayınevi, keza yazar Monika Maron da. "Acayip Bir Başlangıç" ve "Animal Treste"den sonra okuduğum Türkçe'de yayınlanın üçüncü kitabı "Uçucu Kül". Doğu Almanya'da yaşayan gazete muhabiri Josefa Nadler'in bir şehri zehirleyen kömür santrali üzerine gazetesine yazdığı yazıya uygulanan sansürle mücadelesini ve bu sırada yaşadıklarını konu alan bir kitap. Okunası...


-Kraliçem Allende başta olmak üzere Şilili yazarlara karşı duyduğum ilgiyi bilenler bilir, "Bonzai", "Eve Dönmenin Yolları" ve "Ağaçların Özel Hayatı" isimlerini taşıyan üç kitabındaki yalın ve kendine özgü anlatımıyla Alejandro Zambra da listemde üst sıralara oturdu. Hele de yeni çıkan ve öykülerinden oluşan "Belgelerim"le iyice kalbimi kazandı. Karşılıklı sohbet eder gibi, günlük konulardan bahseder gibi sakin ve duru bir anlatım. Öykü gibi olmayan çok güzel öyküler. Tavsiyemdir...


-"Kayıp Düşler Kitabı" blogger arkadaşım Elif Kaymazlı'nın yazdığı bir kitap. Kurguladığı naif bir aşk öyküsünün arasına yer yer kendi duygularını da katarken ayrıca bir toplumsal yaraya, kadına şiddet ve tacize de yer vermiş. Yolu açık, kalemi kıvrak olsun dilerim, yeni kitaplara...


-Bu ay polisiye okumalarımdan biri de oyuncu Ayşe Erbulak'ın seri polisiyelerinden biri olan "Anne Bak Kim Geldi?" idi.  Akıcı ama gerilimi çok fazla olmayan bir kitaptı, vakit geçirmek için okunabilir, beklentiyi yüksek tutmayınız.


- Kapağının şirinliğine ve kitap fuarındaki stand görevlisinin ısrarına aldanarak almıştım ilginç isimli "Dilimin Ucu Çınlıyor"u. Tesadüflerin "bu kadar da olmaz" dedirttiği bir aşk öyküsü. Edebiyat şaheseri değil haliyle ama kolaycacık okunan akıcı bir kitap, teneffüs mahiyetine okunabilir.


-Yine bir polisiye ama bu defaki daha ciddi, daha derinlikli bir polisiye: "Neruda Vakası". Şilili ünlü şair Pablo Neruda bir dedektiften (ki bu dedektifin ilk işidir) yıllar önce tanıdığı ve o zamandan bu yana görmediği bir kadını bulmasını ister. Hastalığının ve Salvador Allende iktidarının son demleridir. Hem ülke, hem şair için zor zamanlardır. Dedektif Cayetano Brule pek çok ülke gezerek kadının izini sürer. Kitap beni Neruda hakkında daha farklı düşünmeye sevketti desem belki sizin de ilginizi çeker...

Bu kitapla 2016 yılında okuduğum 125. kitabımı bitirmiş oldum. Bakalım Aralık ayı ne gösterecek. Hepinize iyi okumalar diliyorum...

28 Kasım 2016 Pazartesi

HAFTA SONU RAPORU


Geçen hafta hayli atraksiyonlu geçti. Öğretmenler Günü kutlamaları, tiyatro, opera derken pazartesiyi buluverdik bile yine. Cumartesi günü tiyatroya gitmek için otobüs durağına ulaştığımda durağın yan duvarında kocaman bir reklam panosu çarptı gözüme, çarpmayacak gibi değildi zaten. Cankurtaran simidi dolgunluğundaki dudaklarını fettan bir ifadeyle büzüp ileriye doğru uzatarak deniz yatağı boyutuna getirmiş sarışın taze bir kozmetik mağazasındaki yüzde 50'lik indirime davet ediyordu biz bağyanları. Nitekim tiyatro çıkışı önünden geçtiğimiz aynı mağazada bağyanlar birbirini çiğneyerek alışveriş ediyordu, içeriye girebilmek bile kısmet işiydi :) Otobüs bir türlü gelmek bilmeyince başka reklam panolarını da inceleyerek oyalandım ama artık gözlerimde mi bir problem vardı, beynimde mi bilemedim. Rulo haline getirilmiş polar battaniyeyi kokoreç sandım önce. Sonra "Maylo"yu "mayo" okudum ve fiyatına şaştım, yanındaki bulaşık deterjanının da 4200 yıkama yaptığını görünce gözlerim yuvalarından uğradı. 4200'ün yıkama sayısı değil gramaj olduğunu idrak edince gözlerimi yuvalarına geri oturttum, daha fazla şapşallaşmama fırsat kalmadan neyse ki otobüs geldi, binip kurtuldum reklam aldatmacalarından. 

Antalya Belediye Tiyatrosu'na yıllardır uğramamıştım, eş-dosttan güzel oyunlar sahneye koyduklarını duyuyor, oradan yetişme Muhammed Uzuner, Müfit Kayacan ve Mehmet Özgür'ün başarılarını gördükçe de neden hala izlemediğimi kendi kendime soruyordum. Esasında problem gündüz matinelerinin olmamasıydı, gece tiyatroya gitmek biraz sıkıntılı oluyor benim açımdan. Bu yıl isimlerine "Şehir" sözcüğünü de ekleyerek cumartesi matinelerine başlamışlar ki buna çok sevindim. Bir dizi bilet aldım, zamanı geldikçe izliyorum. Evvelki hafta "Oyun İçinde Oyun" isimli eğlenceli bir komedi, bu hafta sonu da "Geç Kalanlar" isimli bir dram izledim. "Geç Kalanlar"ı birkaç yıl önce Ankara'da Küçük Tiyatro'da seyretmiştim, bu seferki yorumu daha çok beğendiğimi söyleyebilirim. 


Tiyatro çıkışı kahve içmek için yeni açılan ve şehrin benim açımdan çok ihtiyacı olan bir kitap cafeye gittik: Octopus Kitap Cafe. Bayıldım, bir yanda kitaplar, bir yanda kahve, çay, tatlılar, pastalar. Oh, ye, iç oku 😀 Sanırım sürekli mekanım olacak. 


Gezmelere doyamamış olacağım ki akşam için de programım vardı, Opera sahnesinde "Saraydan Kız Kaçırma" operasının prömiyerini izledik. Çok renkli, eğlenceli bir gösterimdi. Operamıza laf yok zaten, hem bale, hem opera, hem de konser alanında rakip tanımıyorum. 





Fotoğraflar: Buradan

Bunca etkinliğin üstüne pazar günü yerimen kalkacak halim kalmamıştı doğal olarak, çok kesin bir dönüşümle domestik moduna geçtim 😀 Uzun zamandır canım lahana sarması istiyordu, hafta içi pazardan alınan lahana da sepetin içinden "beni ne zaman saracaksın?" der gibi bakıyordu. Kolları sıvadım, içini hazırladım, lahana yapraklarını haşladım, "This Is Us" isimli diziyi açtım ve malzemelerimle karşısına yerleştim. 


Onlar doğum sancıları çeker, zayıflamaya çalışır, iş sıkıntıları yaşar, kendilerini terkeden babanın peşinde koşarken ben de başladım sarmaya. Maalesef lahana sarmalık değil turşuluk çıktı, sert, damarlı, kalın. Hayatımın en şekilsiz sarmalarını yaparak küçük bir tencereyi doldurdum. Lakin iç arttı, gittim yaprak ayarladım, bir küçük tencere de yaprak sarıverdim, o arada 2 bölümü de izlemiş bitirmiştim. Tencereleri ateşe koydum, artan lahanaları turşu yaptım. Buzluğa atmak için yeşil mercimek, çorba yapmak için kırmızı mercimek haşladım ve tüm bu eylemlerin sonunda kendim haşlanmış kadar yoruldum. Ben pambık piremses, uyuyan gözel, Rapunzel iken ne diye Külkedisi moduna geçtim zaten yahu 😀 Geçirenler utansın der ve giderim. Bugün yemek falan yapmayacağım, dünkü uğraşılarımın semeresini yiyeceğim, elime kitabımı alıp kıvrılayım bir köşeye. Meteoroloji sağanak dediydi ama dışarıda güneş var. Hoş Antalya havası bu, ne edeceği belli olmaz. Bir bakarsın indiriverir, yağsın yağmur çisil çisil, ben okurum usul usul. Haydi eyvallah...

24 Kasım 2016 Perşembe

ÖĞRETMENLER GÜNÜ'NDE ÖĞRETMENİME



Bu fotoğrafı daha önce de koydum, bu yazıyı daha önce de yayınladım ama her Öğretmenler Günü'nde inatla yeniden yayınlamak istiyorum ki hayatımın temel taşlarını koyan ilkokul öğretmenimi anabileyim, O'nu herkese anlatabileyim. Aşağıdaki yazı evvelki yıl yayınlanan "İmza: Ben" kitabından, ilkokul öğretmenim Firdevs Özgen'e yazdığım mektup, ruhu şadolsun:

O Eylül günü annemle birlikte sınıfın kapısından içeri girip sizi gördüğümde hayatımda bu kadar önemli bir yer tutacağınızı asla tahmin edemezdim. “Dünyanın en büyük küçük mucizesi çok gençken iyi bir öğretmene rastlamaktır. Büyük mucizelerse yalnız kutsal kitaplarda bulunur” cümlelerini okuyacaktım yıllar sonra Buket Uzuner’in “Şiir’in Kız kardeşi Öykü” kitabında. Kitabın kapağını kapatıp gözlerimi duvarın boşluğuna çevirmiş ve o Eylül gününü anımsamıştım. Evet, benim küçük mucizem 60 yaşlarında, seyrek saçlı, demode giyimli, sıradan bir kadındı. Okulun, çoğunun saçları sarıya boyalı, göz makyajları kuyruklu, sivri topuklu pabuçlar ve şık döpiyesler giyen kadın öğretmenler topluluğu içerisinde göze bile çarpmazdınız Firdevs öğretmenim; öyle sade, öyle gösterişsizdiniz. Lakin içinizdeki cevheri fark edebilmek için süslü kılıflara ihtiyaç yoktu, sınıfınızda birkaç gün geçirmek yeterli olmuştu. Annem beni tahtası kararmış sıralardan birine, babamın arkadaşının kızı al yanaklı Feyza’nın yanına oturtup Feyza’nın annesiyle birlikte bahçeye inmişti. Merakla bakıyordum etrafıma, hoşuma gitmişti okul ortamı. İçine kapanık bir tek çocuktan sınıfın Çalıkuşu’nu yaratmanıza henüz vakit vardı, ilk derste sadece isimlerimizi sormakla yetinmiştiniz. Beş saati arka arkaya kâh şarkı söyleyip kâh şiir okuyarak geçirip dağıldığımızda annem hâlâ bahçede, Feyza’nın annesince esir alınmış bir şekilde bekliyordu. Eve birlikte dönmüştük ve ben ertesi günü iple çekmiştim tekrar okula gidebilmek için. Annem götürmüştü yine ama bu defa Feyza’nın annesine görünmemek için hemen geri dönmüştü. Ben bir hafta sonra kendi başıma gidip geliyordum okula ve Feyza ya da annesi sizin sadeliğinizden pek hoşlanmamış olsa gerek o şık öğretmenlerden birinin sınıfına naklolmuştu. Bilselerdi ki onların da 1. Sınıf yaşındaki çocukları Firdevs öğretmenin sınıfında eğitim hayatlarını sürdüreceklerdi 5 yıl boyunca. 

Çok çabuk öğrendik okumayı ama diğerlerinin aksine kırmızı kurdele takmadınız yakamıza, yılsonunda okuma bayramı yapıp kurbağa kılığına falan da girmedik. Hiçbir 23 Nisan geçit törenine tek bir öğrenci alınmadı sınıfınızdan, hiçbirimiz de bunu dert etmedik. Bir nevi izole edilmiştik sanki, kendi bayramımızı kendi aramızda kutladık, okuma öğrenince bize dağıttığınız hikâye kitaplarıyla ödüllendirildik, oynana oynana sakıza dönmüş rontların yerine kimselerin bilmediği şarkılar öğrettiniz. Utangaç gülümsemelerle söyledik yalnız bizim sınıfın bildiği “Biz Şen Köylüleriz” türküsünün “Kızlar kızlar kızlar, candan hoş kızlar/Gözleri can dolu gönlü hoş kızlar” bölümünü. Ve hâlâ müthiş bir keyifle ve ince bir hüzünle söylerim bugüne kadar kimselerden duymadığım “Gece” şarkısını:

“Gün battı masmavi bir sis, sardı dağları gizlice
Her taraf inlerken sessiz, indi karanlık gece
Artık ışıklar yanıyor, uzak belirsiz evlerde
Rüya gören sahillerde periler oynuyor”


Yalnızca şarkılar değildi ayrıcalığımız, biz tarihi de herkesten farklı yöntemlerle öğreniyorduk. Rumeli çocuğuydunuz, 10 yaşındayken bizzat yaşadığınız Balkan Savaşı’nı anılarınızdan dinledik, Kız Muallim Mektebi’nde Reşat Nuri Güntekin’in öğrencisi olmanızın farkıyla sevdirdiniz bize Türk Edebiyatını. Çalıkuşu’nu sınıfta okuduktan sonra “Çalıkuşu” oldu takma adım, her Çarşamba bir ders ayırdığınız için bunca bağlandım şiire. Hiç katı disiplin görmedik biz, sıra aralarında dolaştık, derste bağıra çağıra konuştuk, kimseye bir fiske bile vurmadınız; ne yaramaz Ahmet’e, ne tembel İrfan’a. Annesi köyde olduğu için babasıyla okulun bodrum katındaki küçücük bir odada kalan müstahdemin oğlu, sınıf arkadaşımız sümüklü sarı Sinan’ı da aynı içtenlikle kucakladınız, öğretmen arkadaşlarınızın öğrenciniz olan bakımlı, özenli çocuklarını da. 

Hâlâ sizin öğrettiğiniz yöntemle yaparım limonatayı, hâlâ sizden öğrendiğim atasözlerini kullanırım. Öğretmenimiz değil yakınımızdınız sanki. Mezuniyet sınavında da bizim sınıf farkını göstermişti, herkes okul şarkıları hazırlarken biz bağıra çağıra “Bugün bize hoş geldiniz erenler” türküsünü söylemiş, Aile Bilgisi sınavı için de yukarıda bahsettiğim limonatayı hazırlayıp diğer öğretmenlere sunmuştuk. Sizi son görüşüm okulun son günü olacaktı. Yaş haddinden emeklilik dilekçenizi vermiş ve hep orada yaşama hayali kurduğunuz İstanbul’a yerleşmiştiniz bile biz diplomalarımızı Atatürk’e benzeyen müdürümüzün elinden alırken. Bir tek o zaman kırıldım sevgili öğretmenim size, diploma töreninde yalnız bıraktığınız için. Sonraları peşinize çok düştüm ama ulaşamadım. Şimdi başka bir âlemdesiniz; sevgim, minnetim ve özlemim oralara ulaşıyordur umarım. İyi ki benim öğretmenim oldunuz, huzurla uyuyun…

Sizin Çalıkuşu'nuz 

23 Kasım 2016 Çarşamba

ZAMANI GELDİ, GELENEK BOZULMASIN

Kasım ayını neredeyse bitirdik bitireceğiz, yeni yıl yaklaşıyor. Her seferinde umutla karşılıyor, meyus bir şekilde yolcu ediyoruz, "aman tez git, yenisi iyi gelsin" diyerek ama yıl bu elinden ne gelir ki, kendine ne kodlandıysa onu gerçekleştiriyor. "Umudu dürt/Umutsuzluğu yatıştır" demiş ya Edip Cansever, vardır ustanın bir bildiği, izinden gidelim, güne biraz renk, biraz umut katalım.

Bilenler bilir, birkaç yıldır Fransa'da yaşayan sevgili blogger arkadaşımız Beste ile kendi yarattığımız bir geleneği sürdürüyoruz. Yeni yıl öncesi Beste'nin tarifi ile "Kahveli portakal likörü" yapıyor ve yeni yıla girmeden, hepimiz aynı günde belirlediğimiz temaya uygun dileğimize kadeh kaldırıyoruz. (Bestenin tarif verdiği sayfasına buradan ulaşabilirsiniz)  Bu yılki dileğimizi henüz tesbit etmedik ama ülkemizde barış ve huzur temalı olması yüksek olasılık. Ben bugün kolları sıvadım ve likörümü yaptım, yeni yıl öncesi açılmak üzere uykuya bıraktım. Eski takipçilerimin çoğu biliyordur nasıl yapıldığını ama bilmeyenler ve yeniler için tarif ve ilk yaptığımızda uydurduğum öykü aşağıda, haydi yapacaklara kolay gelsin:


Malzemeler basit; 2 adet portakala ihtiyacımız var, mumsuz olmasına özen gösterin, bahçeden koparma imkanınız varsa en güzeli. Aslında portakal sayısı kavanozunuza göre değişir, 1 de olabilir, 3 de ama genelde en uygun sayı 2 oluyor. Diğer ana malzememiz bir miktar kavrulmuş çekirdek kahve. Sakın gidip de yarım kilo falan almayın. Ben 5 yıl önce aldığım 250 gramı hala kullanıyorum, önümüzdeki yıla da yeter büyük olasılıkla. Üçüncü malzememiz votka. Genellikle 2 portakalın sığacağı kavanoza 70'lik votka tam denk geliyor ama daha küçük kavanoz ve tek portakal kullanacaksanız 35'lik şişe de yetebilir, önemli olan votkanın portakalın üstünü tamamen örtmesi. Son olarak beyaz ve esmer şeker, ben çok tatlı sevmediğim için her birinden 2 şer kaşık hesabıyla 4 kaşık şeker kullanıyorum bu malzemeye. Tabii bir de ağzından portakalın sığacağı ve kapağı sıkıca kapanan bir kavanoza ihtiyacınız olacak. 


Şimdi gelelim likörün yapımına: 2 adet portakalı kabuklarını fazla hırpalamadan iyice yıkayıp kuruluyoruz. Ben bu işi hiç kullanılmamış plastik bulaşık teliyle yapıyorum. Sonra her bir portakalın üstüne ucu sivri bir bıçakla 40 adet delik açıyoruz. Neden 40 demeyin, tarif böyle ama ben aykırıyım diyorsanız 41,5 delik açın, hem nazar değmez 😀 Sonra her bir deliğe birer kahve tanesi yerleştiriyoruz. Fotoğraf işlemi tarif ediyor zaten. Ardından kavanozumuzun dibine 2 yemek kaşığı beyaz şeker döşüyoruz, üstüne de 2 yemek kaşığı esmer şeker ilave ediyoruz. Sırayı şaşırmayalım zira esmer beyazdan daha çabuk eridiği için üstte olması gerekiyor. Sonra da portakallarımızı yerleştiriyoruz. Portakalların üstünü kapatacak kadar votka ekliyoruz, 2 yemek kaşığı kahve tanesini daha kavanoza aktarıp ağzını sıkıca kapatıyoruz.


Likörümüz pijamalarını giydi, uykuya yatmaya hazır. Loş bir yere (karanlık daha da iyi olur) koyuyor ve arada şekerin erimesi için sallıyoruz. Genelde sallamaya gerek kalmadan bir hafta içinde falan eriyor ama bazı şekerler inatçı çıkabiliyor. Üç hafta ile bir ay arasında içilebilecek duruma geliyor. Ben genelde 1 ay bekletiyorum. Sonra süzüyor, istediğiniz bir şişeye aktarıyor ve ikrama geçmeden önce bizimle birlikte belirlediğimiz temaya kadeh kaldırıyorsunuz. Şimdidenr afiyet olsun. 

Bir konuya açıklık getireyim. Ben likörde çok şekerli tad sevmiyorum, normal tariften daha az şeker kullanıyorum. Şekerli seviyorsanız miktarı arttırabilir ya da arada tadına bakıp şeker ilavesi yapabilirsiniz. 

Likörü ilk yaptığım zaman portakallara ve kahvelere eğlenceli bir öykü uydurmuştum, okumayanlar ve tekrar okumak isteyenler için aşağıda:

"Sabah mutfaktan gelen seslerle uyandım, apar topar daldım içeri "ne oluyor?" diye. Baktım kahve taneleri neredeyse pankart açıp yürüyüş başlatmak üzereler. "Derdiniz ne sizin yahu?" dedim, "daha kargalar kahvaltısını etmeden çıngar çıkarmışsınız". İçlerinden en toraman olanı attı kendini ortaya, "Mutsuzuz" dedi, "doğduğumuz, büyüdüğümüz topraklardan koparılıp getirildik bu gurbet ellere, büyük büyük dedelerimizden beri size hizmet edip dururuz. Biraz daha düzgün hayat şartlarını hakediyoruz. Daracık, havasız, ışıksız bir hücreye kapattınız bizi, sıkış-tepiş geçiyor ömrümüz". Düşündüm, haksız sayılmazlar, ayrıca ben iyi bir işverenim, bana hizmet edenleri gözetirim. "Nedir arzunuz?" diye sordum, portakal bahçeleri içindeki bir toplu konutta birlikte yaşamak istediklerini belirttiler. İşi gücü bıraktım, 40 daireli bir apartmana yerleştirdim aynen söyledikleri gibi portakal kokan. "Oh, bu sorunu da çözdük" diye kahvaltımı etmeye gidiyordum ki yine çığrışmaya başladılar. "Şimdi ne oldu?" dedim, "Efkarlıyız apla" dediler, "vatan hasreti çekiyoruz, nerede o Kolombiya'nın mor sümbüllü bağları, kekik kokulu dağları", ardından da hep birlikte ağlamaya başladılar. Yüreğim elvermedi o vaziyette bırakmaya, "Yürüyün la" dedim "düşün ardıma". Götürdüm bir meyhaneye salıverdim cümlesini. Alkolün içinde boğulsunlar, içip içip dağıtsınlar keratalar. Bir ay sonra gider, toplar getiririm hepiciğini..."

16 Kasım 2016 Çarşamba

BU ARALAR


Dün gece balkondaki sandalyeleri deviren, apartmanın önündeki çınarın dallarını ve yapraklarını hunharca savuran, hışırtısıyla uykuları kaçıran bir poyrazdan sonra sabah odaya cömertce dolan güneşe açtık gözlerimizi. Tamam dışarıda rüzgar dünkü kadar olmasa da esmeye devam ediyor ama evin içi apaydınlık ve sıcacık. Her ne kadar kışı sevmesem de Antalya poyrazlarının evden çıkmadığım sürece bir sakıncası yok ama dışarı çıkacak olursam bazen beni bile uçurabilir hafazanallah :)


Dün "Benim Adım Feridun" isimli Çağan Irmak yapımı filmi izlemeye gittim. Daha önce Mahir Ünsal Eriş'in "Olduğu Kadar Güzeldik" kitabında okumuştum öyküsünü ve tartışmasız kitabın en güzel öyküsü ilan etmiştim. O hevesle koştum zaten sinemaya, yoksa Çağan Irmak'tan beklentimi sınırlayalı çok oldu. Sevdiğim her romanın, her öykünün sinemaya uyarlanması sonucu aynı kararla çıkıyorum salondan: "Bir daha sevdiğim edebi eserlerin filmini zinhar izlemeyeceğim". Her seferinde yine kendim bozuyorum kararımı, sonuç yine hüsran oluyor. Neredeyse okşaya okşaya okuduğum, pamuklara sarmak istediğim "Bizim Büyük Çaresizliğimiz"de de yaşamıştım aynı hayal kırıklığını. Hayalimde canlandırdığım karakterlerin tam tersi kişileri perdede görmek rahatsız ediyor ama gel gör ki yine gidip izliyorum, yine gidip izliyorum. Akıllanmam ben. Dünkü filmin kurgusu da öyküsünden çok daha farklı bir yöne kayıp gitti. Gerçi yazar bu konuda yönetmene izin vermiş ama illa da mutlu son olması gerekmezdi yani. Filmin ilk yarısı umut vadediyordu ama ikinci yarıdaki o bitmek bilmeyen ve ortada gelinle damattan başka herkesin boy gösterdiği düğün sahnesi illallah dedirtti, oyuncuların hatırına yedik onca uzun gösteriyi. Bugüne kadar bir tek Magda Szabo'nun "Kapı" romanının perdeye aktarılışında tatmin oldum ben. Istvan Szabo öyle güzel yansıtmış ki kitabı da, karakterleri de izlerken sayfayı çevirme isteği geldi içimden. Her neyse izlemesem aklım kalacaktı, izledim param kaldı, üstelik Halil Sezai'yi de hiç sevmem, hayalimdeki Feridun'la alakası yoktu. Tek bir sahne ilginç geldi filmin başında, kahramanlar cafede otururken uzaktaki bir masada yazarın silüetini sezdim ben, tabii kendisini bildiğim için. Hitchcockvari bir plan olmuş, hoştu. 

Aralık sonuna kadar okumayı planladığım 120 kitabı kasım ortasında bitirdiğim için sevinçliyim bu aralar. Monuka Maron'un "Uçucu Kül" 120. kitap olma şerefine nail oldu, zaten de o şerefe layık bir kitaptı. Şimdi elimde çok sevdiğim bir başka Şilili'nin, Alejandro Zambra'nın kitabı var: "Belgelerim". Harika öyküler, "Bir Kişisel Bilgisayarın Anıları"na bayıldım mesela, keyifle okuyorum. Yıl sonuna kadar 10 kitap daha okuyabilirim diye düşünüyorum, kısmet, göreceğiz.

Çok yakınımızda kurulan mahalle pazarımız biz Ankara'dayken yer değiştirmiş, daha uzağa gitmiş ve fakirleşmiş, sanki tadı kaçmış, gitmiyorum epeydir. O yüzden kasımpatı mevsimini vazolarım boş geçiriyordum nicedir. Dün bir markette rastlayıp aldım bu güzelleri, odam şenlendi. Üç sap çiçek bazen insanan hayata daha gülen bir yüzle bakmasını sağlıyor, üstelik onca keder varken. 

Bugünlük bu kadar, kalkıp sezonun son biber dolmasını pişireyim. Bundan sonrası ıspanak, pırasa, kereviz. Kış gibi sebzelerini de pek sevmiyorum (kerevizin hakkını yemiyor ve ayrı tutuyorum) ama el mahkum yiyeceğiz. Yemek pişirip önünüze koyanlarınız çok olsun efendim, kalın sağlıcakla.

11 Kasım 2016 Cuma

BÜRÜKÜLÜ



Sessizce akşam yemeği yiyoruz, görev yapar gibi. Dün yatarken aldığım allerji ilacı gece yetmemiş gibi gündüz de uyuttuğu için menüyü geçiştirmişim. Domates soslu makarna ve brokoli salatası var masada. Kocam çatalını bir brokoliye batırıp ağzına götürürken "bürükülü" diyerek bozuyor sessizliği. Cevap vermiyorum, bu aramızda uzun zamandır süregelen bir şaka. Yaptığı bir şeye çok kızıp hayatımızdan çıkardığımız bir arkadaşın bıraktığı hatıra. Birlikte yenen bir yemek sırasında garsondan brokoli isterken yanlış telaffuzunun ona olan kızgınlığımızla aklımıza iyice yerleşmiş olmasından ibaret esasında durum. Her brokoli yiyişimizle, her "bürükülü" deyişimizle onu cezalandırıyoruz adeta. Kocam bürükülüsünü yerken ben başka bir arkadaşı hatırlıyorum çağrışımla, sanki karşıma geçip gözlerinin içi gülerek, kendisine çok yakışan Denizli şivesiyle "bürükülü mü yiyon biladerim" diyor. İçimden bir selam gönderiyorum ona, gözüm brokoli kasesine takılıyor. Nar ekşili sosta yüzen brokoliler katledilmiş bir ormanı getiriyor aklıma. Bataklığın içinde yan yatmış onlarca kesilmiş ağaç. İştahım kaçıyor, kalkıyorum masadan. Tabağı çanağı bulaşık makinesine yerleştirip balkona çıkıyorum. Hava güzel ve temiz. Ay, son yılların en büyük dolunayına hazırlık çalışmaları içinde şişiniyor. Sokak gündüzün aksine sessiz ve tenha. Karşı apartmanın ilk katındaki dairenin pencerelerinden biri ışıklı, perdesiz. Plazma televizyonda oynaşan görüntüler yansıyor dışarıya. Balkonları karanlık ama gelen öksürük sesinden evin babasının orada oturduğunu anlıyorum. Nitekim az sonra çakılan çakmağın aydınlattığı yüzü beni yanıltmıyor. Ciğerlerini söken öksürüğe rağmen sigaraya devam. 

Bu sabah yukarıda da bahsettiğim gibi ilacın verdiği sersemlikle yataktan kazıdım adeta kendimi. Bilgisayarı açtığımda tüm timeline Leonard Cohen'le doluydu. Gitmiş yine hayatı yaşanılır kılanlardan biri daha, huzurla uyusun, şarkılarında yaşasın. Uyurgezer gibi kahvaltı edip uyurgezer gibi dolanıyorum evin içinde. Temizlik yapmam gerek, hem canım çekmiyor, hem halim yok, "Boşver" diyor şeker patlatmaya koyuluyorum. Zor bir etaptayım, bir türlü ulaşamıyorum neticeye, atıyorum elimden tableti balkona çıkıyorum. Belediyenin minnak, fırçalı temizlik arabası giriyor sokağa o sırada. Giriyor girmesine de hiçbir apartmanın garajı olmadığı için tüm sokak karşılıklı park yerine dönüşmüş durumda, iki aracın arasından zor geçiyor otomobiller, temizlik aracı da zigzaglar çizerek güya temizliyor asfaltı. Küçükken annemin zorla toz bezini elime tutuşturup toz almamı isteği zamanlarda sehpaların üzerindeki eşyaları kaldırmaz etrafından dolanırdım, temizlik aracı da öyle yapıyor. Sonra karşıdan turuncu giysisiyle belediyenin temizlik elemanı görünüyor. Baba-oğul karşılaşması gibi bir görüntü gerçekleşiyor. Turunculu işçi süpürgesini kaldırıp aracı selamlıyor. Araç duruyor, sürücü kafasını uzatıyor yan camdan, "kalanları sen toparla" dediğini düşünüyorum. "Eyvallah" diyor ve sararsa da henüz çıplanmamış ağaçlardan düşmüş tek tük yaprağı gönülsüzce küreğine süpürüyor. Araç zigzaglar çizerek uzaklaşıyor ben de içeri girip yeni kitabımı elime alıyor, kanepeye seriliyorum: "Uçucu Kül/Monika Maron". Çok sürmüyor, kitap elimde eksik kalmış uykuya geçiyorum...

8 Kasım 2016 Salı

SERGİLERDEN

Eylül başından beri gazetelerde, dergilerde, TV'lerde, sosyal medyada Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi eski ve yeni öğrencilerinin eserlerinden oluşan "Karşılaşmalar" Sergisi'nden bahsedildiğini görüyor ve okuyordum. Yahu bizim memleketin çocuklarının sergisi niye İstanbul'da Pera Müzesi'nde açılır da Antalya'da açılmaz diye hayıflanıyordum. Vee gönderdiğim beyin sinyalleri ilgili mercilerce duyulup sergi kendi memleketine dönüş yaptı. Ekim sonundan beri ATSOkültür'de izleyicilerin ziyaretine açıldı, ben de bugün varlığımla şenlendirdim sergiyi. Söylendiği kadar da güzelmiş, sefam olsun. Haydi bir kere de birlikte gezelim.


Sergi beş başlıkta toplanmış: "Bedenin Dönüşümü", "Soyutlama", "Kavramsal Yaklaşımlar", "Dijital Evren-Reklam" ve "Belgesel".


Gizem Ünal


Gizem Göktaş


Dilek Dadaylı Paktaş


Handan Akarsu


Selen Tokgöz


Berna Akça


Sabriye Öztütüncü


Gizem Sevinç


Esma Ünal


Gülden Ataman
(Bu çaydanlık deseni çarpı işi gibi işlenmiş seramik çubuklardan oluşuyor)


Elif Güzel Özparlar
(Kilim tekniği ile)

 
Derya Elgün


Gülşen Çaldemir


Asel Erkekli
(Yukarıdaki Bilecik, aşağıdaki Kırıkkale şehir planı, çarpı işiyle yapılmış)


S. Ayça Karaağaç


Sevim Kaynar


Nazım Durak


Gülşah Koç


Ceyhun Yapıcı


Kıymet Oğuz


Semih Oduncu
(Eserin adı "Zırhı Paslanmış Kahraman")


Esra Genç


Özge Elif Kızıl
(Küba)


Engin Akyurt
 

Candaş Borağan


Mustafa Bolat
(Sınır)

Ben en beğendiklerimi, bana en ilginç gelenleri fotoğraflayıp paylaştım ama sergide çok daha fazla eser var. Sergi Şubat'a kadar açık, Antalya'da yaşıyorsanız ATSO Kültür ve Sanat'a gidip görün derim. Giriş ücreti tam 15, öğretmen, öğrenci, emekli 7,5 lira. Pazartesi günleri hariç her gün açık.