.

.
.

18 Ağustos 2017 Cuma

5. GELENEKSEL BACISAL SEYAHAT-HATAY YEME-İÇME

Eveet, merakla beklenen paylaşım huzurunuzda, Hatay'da ne yedik, ne içtik. Hani derler ya yediğin içtiğin senin olsun, gezip gördüğünü anlat. Anlattık ama en çok soru anlatılmayan yerden geldi, ne yediniz? 😀

Daha önce de bahsetmiştim, tekrar edeyim, kızkardeş de, ben de et ve kebaba düşkün kişiler değiliz, ilave olarak şerbetli tatlılara da. "E o zaman niye gittiniz Hatay'a" mı diyeceksiniz, demeyin. Orada görülecek çok şey var, kebapla künefe dışında da yenilecek çok şey. Şimdi ilk günden başlayarak yediğimiz yöresel yemekleri biraz anlatayım, hamileleri ekran başından alalım lütfen.

İlk günün akşamı arkadaşımız bizi Harbiye'de. sular içinde bir restorana götürdü, sanırım biraz yorgunluk ve hava değişikliğinin getirdiği sersemlikle restoranın adına bakmayı unutmuşum. Hoş bir mekandı, zaten çoğu birbirine benziyor, isterseniz suyun içindeki masalara oturup ayaklarınızı suya sallandırabiliyorsunuz. Her taraf yeşillik, hava mis. Yediğimiz tek yöresel kebap da orada oldu zaten: Kağıt Kebabı. Antalya'da arkadaşlarla bir Antakya restoranına gitmiştik ve işletme sahibinin önerisi üstüne tepsi kebabı yemiştik. Sanırım yöresel yemekleri kendi yerinde yemek lazım. Etin tadı ve kokusu beni o kadar rahatsız etmişti ki birkaç lokmayı zor alabilmiştim, ağır gelmişti. Kağıt kebabını ısmarlarken biraz tereddüt etmedim değil, benzer bir et gelirse diye ama gayet lezzetli ve hafifti. Esasen Kağıt Kebabı kebap olarak nitelenebilir mi, o da tartışılır ama adı öyle. 


İncecik, soslu lavaş ekmeklerin altında ince ve büyük bir köfte var aslında, tadı da biraz Adana kebabı andırıyor ama daha hafif, acılı ya da acısız olması tercihinize bırakılıyor. Biz acısız istedik. Kağıt üzerinde piştiği için Kağıt Kebabı denmekte imiş. Eti rahatsız etmediği için beğendik. 


Bunlar da yanında istediklerimiz, yöresel mezelerle ilk tanışma, bir süre sonra ahbap, sona doğru da içli-dışlı olacağız :) Soldaki akça pakça şey tuzlu yoğurt. Lokantalarda ortasına biraz zeytinyağı dökülerek geliyor, kahvaltı dahil her öğün gideri var. Ortadaki zahter salatası efenim, yemelere doyamadık. Zahter bir çeşit kekik, yaprakları daha uzun ve ince, daha yeşil. Tazesi, kurusu, salamurası, her şekilde tüketime açık. Tabii en güzeli tazesinden yapılan nar ekşili salatası. İçine bol maydanoz, yeşil soğan, kırmızı biber, domates doğranıyor, domates isteğe bağlı. Nar ekşisiyle sunuluyor. Her yemekte istedik, yanımızda getirdik, sonunda doyduk :) Sağdaki Abugannuş, közlenmiş patlıcanla yapılan doğuya ve güneye has bir meze, o bilindik bir tattı. Bir-iki şey daha vardı ama fotoğrafta çıkmamış, ben de unuttum :)

Öğretmenevi'nde kaldığımız sürece kahvaltılarımızı orada yaptık, ilk gün kahvaltı salonuna girip sunulan kahvaltıları görünce ağzımız açık kaldı, hem yöresel, hem de bol çeşitli idi.


Ben kibar, narin ve tok gözlü bir kadın olduğum için her sabah bu tabakla iktifa ediyordum 😀 Lakin menü daha çeşitliydi. Evet, en başta tuzlu yoğurt, tel ve top peynir, kekikli çökelek, sürk denilen kekikli, kimyonlu, biber salçalı bir başka tür çökelek (fotoğraftaki kısıra benzeyen kırmızı şey), iki çeşit siyah zeytin, Hatay'ın soslu kırma yeşil zeytini, hicbir sofrada eksik olmayan biberli ya da katıklı ekmek, ayrıca peynirli pide,  yumurta, domates, salatalık, nane, maydanoz, kahvaltılık küçük paketlerde tereyağ-reçel-bal, pide, kepekli ekmek, üzüm ve karpuz. Emin olun bazı otellerde bile bu kadar çeşit yoktur. Sunulan her şeyi yemesek de kahvaltıdan ziyadesiyle memnun kaldık. Üzümler aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz çardaktan mıydı bilemeyeceğim ama görünüşleri pek güzeldi, zaten bahçe güzeldi.


Öğlen yemeğini Samandağ'a giderken, Hıdırbey Köyü'nde defne ağaçları arasına kurulmuş bir çardakta, bir sürahi ayran eşliğinde biberli ekmek ve gözleme ile ifa ettik. 




Konuşkan bir karı-kocanın işlettiği bir aile mekanı burası. Gözlemelerin çok fazla bir numarası yoktu, bildiğimiz elde açılmış yufkadan gözleme ama biberli ekmekler 5 gün boyunca değişik yerlerde yediklerimin içinde hilafsız en lezzetlisiydi. 

Akşam Antakya'ya döndüğümüzde Küçük Dalyan semtindeki Alican Restaurant'a götürdü arkadaşımız bizi. Mütevazı, samimi, servisi süratli ve ilgili bir yerdi, yediklerimizden de gayet memnun kaldık.


Soldaki kırmızı olan cevizli ezme, biraz fazla acı olmakla birlikte lezzetliydi. Nanenin yanındaki zahter salatasından sonra en sevdiğim şey oldu: Zeytin Salatası. Hemen hemen her gittiğim yerde sipariş ettim. Arkada sofraların olmazsa olmazı biberli ekmekler ve soğan salatası. Bir de nane, bir alışkanlık galiba, özel bir anlamı var mı, hani mideyi rahatlatma gibi falan bilemiyorum.


Ve bir Antakya klasiği: Humus.  Çarşılarda adım başı humusçu dükkanı var, Antakyalılar kahvaltıda bile humus yiyorlar. Sipariş ettiğiniz zaman tereyağlı mı, zeytinyağlı mı diye soruyorlar. Biz hep zeytinyağlısını yedik ve Arsuz'daki dışında hepsini beğendik. Servisini böyle ortaya biberli yağ, üstüne de turşu koyarak yapıyorlar.


Hiç böyle çiğköfte sunumu görmemiştim, bizim oralarda marul yaprakları ve limonla yapılır, burada ortasında kavrulmuş kıyma ile geldi. Ben pek sevmem, o yüzden tadı hakkında fikir beyan edemeyeceğim. Fotoğrafa girenler bunlar, çekemediklerimi unutuyorum :)


 Ve Alican Restaurant, fotoğrafı internetten aldım.



Üçüncü günün öğle yemeğidir ve internette daha önce araştırıldığı için tercih sebebidir Abdo'nun döneri. Gerçekten güzeldi, özellikle sosu lezzetini arttırmıştı. Abdo'nun yeri Saray Caddesi'nde, fazla aramadan bulunacak bir yerde. Küçük bir binanın tamamı Abdo'ya ait, biz kapı önündeki masalarda oturduk ama üst katta klimalı salon da vardı. Servis hızlı, personel güler yüzlü idi, memnun kaldık. Tavuk döneri de meşhurmuş ama ben tavuğun bırak dönerini kendini bile uzun zamandır yemediğim için denemeye teşebbüs bile etmedik. (Sofraya yine nane geldiğinin farkındasınızdır sanırım)

Hiçbir tür şerbetli tatlıyı sevmem, baklava da dahil. Hele kadayıf hiç ilgi alanıma girmez ama "Antakya'ya gittiniz de künefe bile yemeden döndünüz mü?" lafını duymamak için bir künefeyi iki kardeş paylaştık yine internette övgüsünü duyduğum bir mekanda, Hatay Künefe'de. Sonuç olumsuz, yıllar önce oğulları kebapçı ve baklavacı olan Kilisli komşumuzun bayramlarda bize özel yaptığı künefe ile kimseninki boy ölçüşemez. Ama siz bana bakmayın, bu konuda iyi bir rehber değilim, belki seversiniz. Onca insan harıl harıl künefe yiyordu ve zaten şehirdeki dükkanların yarısı künefeciydi (biraz abarttım ama olsun varsın :). Hatay Künefe hemen Köprübaşı'nda.



3. gün akşam yemeği yediğimiz mekan da, yediklerimiz de çok keyifliydi. Bakmayın yine benzer şeyler yedik ama ortam fark yaratıyordu. Konak Restaurant'ın methini internette çok yerde okumuştum. Gitmeden rezervasyon yaptırmakta fayda var. Eski bir Antakya konağı restore edilip lokantaya çevrilmiş, çok şık ve otantik olmuş gerçekten. İçerisi kalabalık olduğundan kendim fotoğraf çekemedim, fotoğraflar internet sitelerinden:





Gördüğünüz gibi damak zevkimiz standart ama biz zahter ve zeytin salatasını çok sevdik ne yapalım. Ortadaki "Mütebbel", közlenmiş patlıcanlı tahinli bir meze. Kırmızılı arkadaş biberli ezme, gayet lezzetliydi. Görünmüyor ama yine biberli ekmekler var.


 Oruk, lokanta kendine özgü bir tarzda hazırlıyor


 Kiremitte tereyağlı peynir, tam benlikti. Hatay peyniri ve sarmısak tereyağla toprak kapta fırına veriliyor, off nefisti, mideye indirdikten sonra çekmek aklıma gelmiş.


Kısacası Konak Restaurant'tan çok memnun kaldık, yanında içki de aldığımız halde çok hesaplı bir ödeme yaptık. Arsuz'daki lokantayla kıyaslanamayacak ambiyans da cabası, patatesle bozuk yoğurda ödediğimiz parayı verdik neredeyse bunca şeye. Restaurant şehir merkezinde, Zenginler Mahallesi'nde, kime sorsanız gösterirler.

Arsuz'daki öğle yemeğinden bir daha bahsetmek istemiyorum, akşamına arkadaşımız bizi "Saklı Ev" isimli çok hoş bir mekana götürdü. Konak Restaurant'ın minyatürü gibiydi, yine bir konak restore edilmiş ve lokantaya çevrilmişti. 


Fotoğraflar internetten

Saklı Ev'de sohbeti öyle koyultmuşuz ki fotoğraf çekmek tabağımızdakiler bitince aklımıza geldi, aşağı yukarı benzer şeyler yemiştik zaten, haydi bilin bakalım masada mutlaka ne vardı? Tabii ki zahter ve zeytin salatası en başta :)

Ve son günümüzde kahvaltıyı dışarıda yapıyoruz. Harbiye'de, Döver Köyü'nde. Bu kadar zengin bir serpme kahvaltıyı daha önce hiçbir yerde görmedim desem yeridir (arkadaşımız bize torpil yaptırmış da olabilir)



Fotoğrafı henüz kahvaltılıkların yarısı geldiğinde çektiğim için diğerleri ortada yok. Çoğuna çatalımızı dahi değdirmedik. Bir çoğu da yenmeden artıp ziyan oldu. Kiremitte peynir, zahter, zeytinler ve zeytin salatası, çeşitli peynirler, sürk, börek, sahanda yumurta, biberli patates ezmesi, patates kızartması, tuzlu yoğurt, humus, tahinli ezme, tereyağ, ceviz reçeli ve ne adını ne tadını hatırladığım bir sürü şey daha. En güzeli ise şu aşağıdaki sade ve tereyağlı bazlamalardı. Anında yan taraftaki fırında iki kadın tarafından pişirilip sofraya getirildi.


Mekanın güzelliğini, görevlilerin masamızın etrafında hizmet için dört döndüğünü, işletme sahibinin gayet güler yüzlü olduğunu ve ödenen meblağın da sofradakilerle kıyaslanamayacak kadar hesaplı olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Ayrıca bu kahvaltı ile on kişinin rahatça doyacağını da belirteyim. Antakya'da temiz havada, güzel bir kahvaltı etmek isterseniz Altunaylar'a uğrayın. 

Valla genelde yemek fotoğrafı paylaşmam ama geziler istisnadır, ayrıca meraklısı çoktu o yüzden böyle bir post yaptım, kusur ettiysek affola diyor, şu aşağıdakileri de tanıtmadan geçmiyorum:


Antakya simidi, tesadüfen çıktı karşımıza, kocaman bir şey, kafandan geçirsen kolye olur, o derece yani. Tuzsuz ve yanında küçük bir külahta tuz-kimyon karışımı veriyorlar, batırıp yiyorsunuz. Her an tuzlu yoğurt yiyebilen halkın simidinin tuzsuz olması ilginç :)


Meşhur Haytalı, en güzeli Affan Kahvesi'nde ama sokaklarda da satıyorlar, Bicibici ile karıştırılmasına da fena bozuluyorlar. Altta mısır nişastalı muhallebi, üstünde gülsuyu ve dondurma. Sanırım gülsuyunun içinde biraz gıda boyası var zira o renk gülsuyu hiç görmedim.


Limon dondurması, hemen her yerde satılıyor, safi boyadan ibaret, bence denemeyin :)

Yeni bir gezide buluşmak dileğiyle...

5. GELENEKSEL BACISAL SEYAHAT ETKİNLİĞİ: HATAY-VOLUME 5

Vee geldik Antakya'daki son günümüze, sıkıldınız mı? Sıkılmadınız umarım, sıkılmayın, en heyecanlı yazı var daha sırada, yemekler :)

Bu sabah arkadaşın evinde uyandık ve toparlanıp Harbiye'ye, Döver Köyü'ne kahvaltıya gittik. Gittiğimiz mekan yeşillikler içinde pek hoş bir yerdi, hafta içi olduğu için de ilk etapta tek konukları bizlerdik. Kalkmamıza yakın birkaç kişi daha geldi.




Masamıza yerleştik, çoğunluğu defne ve zeytin olan ağaçların, doğanın, temiz havanın tadını çıkardık. Az sonra çayımız da geldi:


Bahçenin bir köşesindeki fırının başında iki kadın ekmek yapmakla meşguldu, nitekim az sonra o şahane ekmekler bizim masaya gelecekti. Kahvaltıdan hiç bahsetmeyim, yemek yazısına kalsın ama o kadar çok şey geldi ki sofraya, bir serpme kahvaltıda bu kadar çeşit görmedim desem yeridir. Çoğuna çatalımızı bile değdirmedik, yemenin de bir sınırı var, çoğunu da bitiremedik, esasında israf olduğunu düşünüp üzüldüm. Ödediğimiz para ise gelen nevaleyle kıyaslanmayacak kadar hesaplı idi, Arsuz'daki restoranın kulaklarını çınlattığımı anlamışsınızdır :)

Karnımızı doyurunca bahçede ağaçlar arasında gezindik, zeytinlere sarıldık falan, sonra kahveler geldi (süvari) içtik ve kır bahçesinin sahibine teşekkür ederek ayrıldık. Antakya'ya gideceklere tavsiyemdir, yemek postunda detay vereceğim. 

Hazır Harbiye'ye gelmişken arkadaşımız bizi "Zeytin Konağı" isimli çok hoş bir cafe-bara götürdü. Bulmak için biraz dönüp dolaştık ama değdi, çok keyifli bir mekandı:





Harbiye'den sonra tekrar şehir merkezine dönüp görmediğimiz sokakları keşfe koyulduk. İlk iş Protestan Kilise'sine gidip içeriyi görebilmek için şansımızı denedik ama "ııh", almadılar içeri.


Bina şehir Fransız yönetimindeyken elçilik ve Fransız Bankası olarak kullanılmış, 2000 yılında ise Güney Kore Metodist Kilisesi tarafından Protestan Kilisesi'ne çevrilmiş. Bina dıştan çok güzel görünüyor, taş bir bina ama ne yazık ki içini görmek mümkün olmadı.

Şehrin sokaklarında dolaşmaya devam ettik biz de. 




Ara sokaklarda epeyce graffiti var ama çoğunu fotoğraflamamışız, çektiklerimizin önünde de kendimiz varız :)

Uçağımızın saati yaklaştığı için şehirle vedalaşıp ayrılıyoruz, bir süre de evin civarındaki sokakları keşfediyoruz. Mahalle havasını korumuş, bol çiçekli, neşeli görünümlü evler, ara yollar görüyoruz.




Her güzel şeyin bir sonu var; kendisi soluk olsa da ruhu renkli Antakya'ya, susuz kalsa, pis koksa da yağmurlarla şenleneceğini düşündüğümüz Asi'ye, Habib Neccar Dağı'na, kızıl gözlü dev rüzgar türbinlerine, konuksever, cömert ve canayakın insanlarına, bizim için yorulup can-ı gönülden koşturan arkadaşımıza  veda ediyoruz. Hepsine ama en çok arkadaşımıza sonsuz teşekkürler.


Yine görüşmek dileğiyle...

17 Ağustos 2017 Perşembe

5. GELENEKSEL BACISAL SEYAHAT ETKİNLİĞİ: HATAY-VOLUME 4

Hatay'daki dördüncü günümüzün etkinliği aslında üçüncü günümüzün etkinliği olacaktı ama planda yapılan ufak bir değişiklik, bir tereddüt hali işleri karıştırdı. Aslında niyetimiz arkadaşımızın işinin olduğu üçüncü günümüzde Arsuz-İskenderun gezisi yapmaktı. Son anda "Aman sıcakta ne işimiz var, boşver gitmeyelim, şehir içinde gezelim" diyerek rotayı merkeze kırmıştık. Akşamüstü şehirde yeterince gezdiğimize karar verince Arsuz-İskenderun planı tekrar gündeme geldi. Hemen sorduk soruşturduk, İskenderun'a giden "PAC" isimli minibüslerin telefonunu bulduk ve Öğretmenevi'ne en yakın nereden binebileceğimizi öğrendik. 6 dakikada bir sefer olduğunu söylediler. Kahvaltımızı yaptık, valizlerimizi toparlayıp emanete bıraktık, hesabımızı kapattık (bu son gecemizi arkadaşımızın evinde geçirecektik), Öğretmenevi ile vedalaştık, bineceğimiz yere doğru yürümeye başladık. Bir süre gittikten sonra şu göbeğe ulaştık:

Sorduğumuz kişi bize Asi nehri kıyısında bir yeri gösterdi durak olarak, burada belirtmek isterim ki Antakya'da kime yol sorduysak can-ı gönülden yardımcı oldular, geçen yazıda da yazdığım gibi bir çoğu tarif etmekle kalmayıp bizzat götürmek istedi.  Sağolsunlar, varolsunlar, bu bile Antakya'yı sevmek için yeterli sebep. Bize gösterilen yerde ufak bir simitçi tezgahı, başında da sempatik, orta yaşlı bir kadın vardı. Pekiştirmek için bir kez de ona sorduk, "Tam burası, birazdan gelir" dedi ve kalkıp oturduğu sandalyeyi beklerken ayakta kalmamamız için tüm ısrarlarımıza rağmen bize verdi. Minibüs gelene kadar muhabbet ettik, tezgah eşininmiş, kendisi bir yere gitmek için oradaymış. Sonra eşi de geldi, yanında getirdiği simitleri görünce gözümüz açıldı. En az 30 santim çapında, kocaman ve incecikti simitler. Tuzsuzmuş ve satarken küçük bir külah içinde tuz-kimyon karışımı verilirmiş, ona batırılarak yenirmiş. Bir tane de biz aldık tadına bakmak için, o sırada minibüs geldi ve yola koyulduk. Antakya-İskenderun arası dur-kalk 45 dakika kadar sürüyor, özel araçla çok daha kısa sürede ulaşılabilir. Klimalı minibüsten muhteşem bir nemli sıcağa indik. İndiğimiz yer sevimsiz ve şehre uzak garajımsı bir yerdi, şehre gitmek için servis beklememizi söylediler. Yola çıkarken Arsuz'dan vazgeçmiştik ama servis beklerken yine fikir değiştirdik, aynı yerden kalkan Arsuz minibüslerine yönlendirdiler bizi. Gençten, bıçkın bir şoför "6 dakikaya kalkıyoruz" diyerek boş araca oturttu, dolana kadar 6 dakikayı geçti gerçi ama o kadar çatlak su kaçırmaz dedik, ses etmeden bekledik. Niye 5 değil de 6 dakika, o da merakımı celbetti gerçi ama fazla kurcalamadım artık. Sonunda hareket ettik ve muhtelif sayfiye sitelerinde dura-kalka Arsuz'a ulaştık, aşağı yukarı 20 dakika kadar sürede. Bıçkın şoförümüz bizi Arsuz merkezde indirdi, "yemek yiyecekseniz" diyerek yolun sonunda bir dönerciyi tarif etti ve gazladı. Sıcaklığı 40 dereceyi kesin bulan ve yetmezmiş gibi nemin üstümüze ikinci bir deri gibi yapıştığı havada döner yemek ne derece cezbediciyse biz de o kadar cezbolduk, önünden geçerken kokusu bile iştah kaçırıcıydı, yemek işini daha ileri bir saate erteleyip gözümüze çarpan PTT acentasına girdik ve 2 adet kart postaladık. Saldık çayıra, mevlam kayıra, umarım sağ salim ulaşır yerine. Sonra sayfiye evlerinin bahçelerindeki yaseminleri koklayarak sahile indik.

 

Öğle saati yaklaştığından plaj tenhaydı, güneş oklarını insanın tepesine tepesine yollarken ancak bizim gibi gezginler plaja gelirdi zaten. Gelmişken ayaklarımızı suya soktuk, bir-iki taş topladık ve beldeyi keşfe çıktık.


Denize akan bu çayın adını oturduğumuz restorandaki kıza sorduğumuzda cevabı "Bilmiyorum" oldu, zaten onlar yemek yapmayı da, servise bakmayı da, müşteriyle ilgilenmeyi de bilmiyorlardı, tek bildikleri hesabı şişirmekti. Ben sonradan Arsuz Çayı olduğunu Google amca marifetiyle öğrendim, keşke uygun bir restoran da önerseymiş öncesinde ya da belki şoförün önerdiği dönercinin ahı tutmuştur :)


Sıcak iyice tepemize işleyince manzarasına kanarak rastgele girdik bu mekana. Zaten içerinin tenhalığından başımıza geleceği tahmin etmeliydik. Basiretimiz bağlandı sanırım. Çok aç olmadığımız ve asıl sebep sıcaktan kaçmak olduğu için bir-iki basit meze türü şey ısmarlayalım dedik. Garson gelip menüyü getirene kadar epey vakit geçti zaten, herkes bir köşede oyalanmakla ve uyuklamakla meşguldu. Nihayet ilgilerini çekip menüyü elde edebildiğimizde pek de değişik bir şey olmadığını gördük. Artık Antakya'nın milli yemeği haline gelen ve damak zevkimize de uyan bir yiyecek olduğu için humus ve yoğurtlu patlıcan istedik, başka da ilgimizi çeken bir şey olmayınca kolaya kaçıp patates tava ısmarladık yanına. Birer de soda o kadar. Humus gayet sıradandı, yoğurtlu patlıcanın patlıcanı neredeyse çiğ, yoğurdu ise sanırım üç günlüktü, tadı iyice bayata kaçmıştı ve kötü kokuyordu, iki çatal alıp bıraktık. O kadar çok uzamıştı ki gelmesi, patates tavadan da vazgeçip kalkıyorduk neredeyse, getirip koydular önümüze, mecburen biraz yedik. Hesabın gelmesini de patatesin gelmesi kadar bekledikten sonra gördüğümüz rakam yiyemediklerimizle birlikte midemize ve kesemize oturdu. Sorduğumuzda da mekanın yerini bahane gösterdiler, sanırsın Boğaz'da. Antakya'da onca yerde, bunlardan kat kat lezzetli ve çeşitli şey yedik böyle bir hesap görmedik. Tatil beldesi kazığını hazmetmek üzere kalkıp yürüyüşe çıktık. İnsan ödediği paraya değil de aptal yerine konulmasına sinirleniyor. Olan oldu diyerek artık bu konuyu kapatıp sağa sola bakınarak binaları fotoğraflıyorduk ki arkamızdan gelen bir gümleme ile yerimizden sıçradık. Dönüp baktığımızda havaya uçup yere konan bir adam ve 11-12 yaşlarında bir çocuk gördük. Hemen yanımızdaki sokaktan ana caddeye çıkan bir jip caddeden gelen motora hızla çarpmıştı. Baba-oğul muydular, usta-çırak mı bilemedik ama çocuğun hali uzun süre gözümüzün önünden gitmeyecek. Görünürde çok fazla bir şeyi yok gibiydi, bacakları sıyrılmış kanıyordu sadece ama o kadar korkmuştu ki çığlıklarına insanlar koşup geldiler. Sanırım Türkçe bilmiyordu, Suriyeli olabilir. Sürekli ağlıyor, teselli sözlerimizi anlamıyordu. Sonra yüzüme baktı ve elini uzattı, uzanıp elini tuttum, sakinledi, o esnada kızkardeş yere oturup başını dizine koydu. Bağırmayı bıraktı, şefkat istiyordu galiba, çok üzüldük ikimiz de, aklımız onda kaldı. Etraf kalabalıklaşıp ambulans çağrılınca ordakilere emanet edip ayrıldık, adamcağızın da ensesinden kanlar akıyordu, umarım önemli bir şeyleri yoktur, ufak-tefek hasarla atlatmışlardır. Hasılı Arsuz biraz burnumuzdan geldi, hem yediğimiz kazıkla, hem şahit olduğumuz kazayla. İskenderun'a dönmek üzere durağa gittik ve az sonra gelen minibüse atladık. İşte geldik gidiyoruz, şen olasın Arsuz şehri diyerek :)

İskenderun'da aynı sevimsiz yerde indik, sıcak ve nem aynı yoğunlukta devam ediyordu ve benim t-shirt yine tuzdan şık desenler oluşturmuştu. Servis beklerken biri uyardı, servisin şehir merkezine gitmeyeceğini, dolmuşa binmemiz gerektiğini söyledi. Gelen dolmuşa el ettik ama içerisi belediye otobüsünden halliceydi, değil oturacak, ayakta duracak yer bile yoktu. Muavin ısrarla binmemizi istedi. "Dizim sorunlu, ayakta duramam" deyince de hemen iki kişiyi kaldırıp kardeşimle beni oturttu, kaldırılan kişiler sessizce bize yer verdiler ama biz çok mahcup olduk, oturmak istemedik, onlar sıkıntı yok deyip oturmamızda ısrarcı oldular. Sanırım böyle bir yöntem var dolmuşlarda. Sıcakta tıngır mıngır şehir merkezine yol aldık, bir süre sonra da indik. Kendimizi sahile attık, neyse ki orası biraz esiyordu.





İskenderun Antakya'ya göre şehir olarak daha renkli, daha bakımlı, daha düzenli göründü gözüme gördüğüm kadarıyla ama  herhangi bir ilginçliği ya da görülecek değişik mekanları yoktu orası gibi, denizi dışında. Sahil boyunca yürüdük, bir cafeye oturup kahve içip serinledik sonra da fazla içerilere girmeden şehirde biraz dolaştık. Aşağıdaki binanın çatısına bayıldım, geçmişinde neydi bilemiyorum ama şimdi kaderine sağlık ocağı olmak düşmüş. O güzelim çatıyı yanımda götürmek istedim.




Yine bir kilise, hem de kocaman bir kilise, yine kilitli kapılar, yine duvarların ardında,  içine kapanmış bir cemaat. Tabii ki ziyaret etmek mümkün olmadı.


Bir kilise daha, kapı yine kilitliydi ziyaret için herhangi bir girişimde bulunmadık zaten.


İskenderun Ulu Camii kilisenin az ilerisindeydi, arkadaki minarenin üzerinde çok ince taş işlemeleri vardı.


Havadaki sıcaklık sürerken artık İskenderun ile de vedalaşma zamanı gelmişti, indiğimiz durağa doğru yürüdük, gelen dolmuşa bindik. Yine ilginç ve sevimli bir muavinimiz vardı, eşyası olanların paketleri taşıyıp yerleştirdi, binenlere yer gösterdi, tanıdıklarının hatırını sordu, böylece canımız sıkılmadan bizi Antakya'ya götürecek minibüslerin garajına ulaştık. Araç değişimi yaptık, yorgunluktan konuşacak halimiz kalmamıştı, etrafı seyrederek geçirdik yolculuğu. İçinden geçtiğimiz Belen'de bizim kızıl gözlü devlerden bol miktarda vardı ama gündüz gözüyle hiç korkunç görünmüyorlardı :)

Minibüsten indiğimizde arkadaşımız arabayla gelip bizi aldı, Öğretmenevinden eşyalarımızı aldık ve onun evine geldik. Yaşasın ev hali, süvari kahvelerimizi ve atıştırmalıklarımızı alıp esintili balkonunda yorgunluk giderdik.


Akşam yemeğimizi Saklı Ev isimli restonda eda ettik, detaylı bilgi yemek postunda gelecek.


 Antakya'daki son günde görüşmek üzere...